terbiye1.sitemynet.com
Anasayfam---Terbiye1 Kişisel Sayfam Foto Albüm Linkler Boş Sayfa

Kişisel Sayfam

İsmail Detseli'nin Zeki Oğuz'u tanıtan yazısı ve Aşık Ömer



İsmail Detseli
ismaildetseli@hotmail.com
Gezgin Yazar: Zeki Oğuz2006-07-26 17:28:13
Kış demez yaz demez köyleri gezer

Fotoğraf makinesine girer beldeler

Bazen de dökülür dilden dizeler

Hem gezer hem yazar Zeki Oğuz’um



8 Temmuz 2006 günüydü. Yazarlar Birliği’nin Adliye arkasındaki mütevazı güzel havuzlu bahçesinde bir imza günü vardı. Bu daha evvelden basına ve yazarlara duyurulmuştu. Pek fazla katılım olmadı ama katılanlar da kalburüstü yazar arkadaşlarımızdı.

Misafirler Konya’nın değerli üstatları idi. Onun için katılmayan veya katılamayanlara fazla gönül koymadı Zeki Oğuz.

Değerli gezgin yazar, şair fotoğraf sanatçısı, hatta ustası ve gönül adamı olarak bildiğim Zeki Oğuz’un 1970’den bugüne kadar gazetelerde yayınlanan yazılarından derlediği eseri olan “Seçme Yazılar”ı 15. kitap olarak yayımladı. 55 yaşındaki dağların yiğidi diye adlandırdığım Zeki Oğuz öyle meraklı aynı zamanda o kadar insan sevgisi ile dolu ki dağ köyünün düğünlerini, yörüklerin çadır yaşamlarını, dağlardaki yaşamın zorluklarını yazar ve fotoğraflar, sanki bugün yaşanıyormuş gibi önümüze getirir. Yazdığı nefis yazıları alır sizi, dağlara derelere götürür, bazen eski tozlu kitaplar arasına bırakır.

Bana da son kitabı olan Seçme Yazılar’dan bir tane imzalayıp lütfetti. İmzasının üstüne ne yazmış biliyor musunuz? “Yazılarını kıvançla okuduğum İsmail Detseli’ye saygılar” demiş. Saygı ve sevgi bizden sana koca usta.

İşte onun hayat hikayesi…

1951 Sille Tatköy doğumlu gezgin ve yazar. 1968 yılında başladığı gazeteciliğe. Yeni Meram, Konya Postası, Manşet ve gazetemiz Memleket’te köşe ve gezi yazıları yayınlandı. Zeki Oğuz, Kooperatifler Müdürlüğü’nden 2001 yılında emekli olduğundan hatta 1997 yılında Çalı kültür dergisini çıkardı. 51. sayıdan itibaren yayınına ara verdiği dergiyi 2003 yılında tekrar yayınlamaya başladı.Azimle yayınını sürdürmesi onun ne kadar inatçı ve zorluklara göğüs geren biri olduğunu gösteriyor. Sanatçının beni çok etkileyen özelliklerinden biri de köylerde çektiği insan sıcaklığını yansıtan fotoğraflarıdır.

Kitabını açar açmaz önüme gelen 4. sayfasındaki Hadim Gezlevi köyünden Aşık Ömer’in dörtlükleri içime bir hançer yarası gibi işledi. Aşık Feşani’nin arkadaşları ile şu dörtlükle dalga geçmesi:



Bir ceviz buldum bademe benzer

Dinlesen sözünü âdeme benzer

Babamın aklı da dedeme benzer

Bir külah almaya Konya’ya gitti



Amcam da gelmiş babamı sorar

Yoktur derimde inanmaz yarar

Kırk ağaca kadar arkadaş arar

Helva yerim diye somaya gitti



Yine âşık Ömer’in başı bitlerle derttedir, o da bitten pirelerden çektiğini mizahi dille anlatır:



Bakın pire bize ne hal işledi

Düştü önüme bir at gibi kişnedi

Anı gördüm topuğumu dişledi

Zorlu gidi yakalanacak hal değil



Bakın hele şu pirenin işine

Henüz girmiş elli sekiz yaşına

Topuz ile gül eyledim başına

Kirpikleri kırılacak hal değil



Daha 200 sayfalık kitabında okumaya doyamayacağınız nice yazıları var.

Edebiyatımızın işçisi, resimleyeni, gezeni. Hâsılı bu işlerin ustası Zeki Oğuz’u yeni kitabından dolayı kutlar, başarılarının ve kitaplarının devamını dilerim. Yolun açık olsun, kitabının satışı bol olsun, dağların yiğidi…






Baki Burhan AKIRŞAN


PİRLERKONDUNUN İLK MADENCİSİ


Muharrem Çavuş, Pirlerkondu’lulara madenciliğin yolunu açan ilk insandı. Ondan sonra hemşeriler gerek çavuş, gerek işçi olarak Anamur’da, Fethiye’de, daha sonraları Zonguldak’ta, Söke’de, Soma’da hayatlarını bu yolda kazandılar. Pehrizlerden Mehmet ve Hüseyin kardeşler, Yukarı Bekirlerden Mehmet Ali ve Bekir kardeşler, Mustafa Madenci, Adil Küçük, Mustafa Babaoğlu, Nazmi Taylan çavuştular. Böylece Aydın Vilayetine, Çukurovaya, Konya ovasına, Akdeniz sahillerine gidip tarım işçisi olarak çalışan Toros Dağlarının sakinlerine bir geçim yolu daha açılmış oldu.

Muharrem Çavuş Altıparmak Mehmet ağanın beş çocuğunun en küçüğüdür. Annemin babası, babamın da dayısıdır. Hayat hikayesini onlardan dinlediğimiz gibi nakledeceğim.

1920’de 46 yaşında olduğuna göre 1874 doğumludur. Fazla güçlü kuvvetli olmayan, orta boylu narin yapılı idi. Babasının bağ, bahçe, otluk ve koruluk çok miktarda malı vardı. Delikanlı olunca buralarda çalışmaya, işletmeye başladı. Arada küçük çapta ticaret de yapıyordu. Ama bu işleri pek sevmiyor, angarya gibi görüyordu. İşlek bir zekası, çok kuvvetli bir hafızası vardı. Okuduğu, gördüğü, dinlediği her şeyi çabucak kavrayabiliyordu. Rüştiyeyi çok parlak bir derece ile bitirmişti.

1890’da Demircilerden Hafız Abdulhalim efendinin kızı Hafıza ile evlendi. Aynı yılın yazında elinde üç katırı vardı. Ovadan bunlara yıkanmış beyaz koyun yünü yüklemiş getirmişti. Yörüklerde kara koyun olduğu için beyaz koyun yünü aranırdı. Yünleri Yörüklere, katırları da dağlardaki tahtacılara satmak için yola çıktı; ama yaylalarda bir hafta dolaştığı halde yünün yarısı elinde kalmıştı. Ona Anamur köylerine inmesini yaylaya çıkmayan köylülerde iyi alıcı bulacağını söylediler; o da öğle yaptı. Dağların denize bakan yamaçlarında köy köy dolaşırken maden mühendislerine rastladı. Üç katırı ile Muharrem mühendislerin tam aradıkları adamdı; hemen kendisi ile konuştular.

-Bak biz senin gibi yüklerimizi taşıtacak birisini arıyorduk. İstersen bizimle çalış. En az üç ay buralarda dolaşıp maden sahaları arayacağız. Ne dersin, kabul edersen yünlerini ucuz pahalı demeden bir iki gün içinde elinden çıkar. Yanımızda bizim eşyalarımızı taşıyacaksın, kamp kurduğumuz yerde bekçilik edeceksin. Muharrem tereddütlü idi

-Ama yünleri satıp bitirdikten sonra ben katırları da satacaktım, sonra elimde kalırlar dedi.

Fransızlar,

-Merak etme sana ve hayvanlarına iyi ücret vereceğiz, iş bitiminde hayvanların sana bedavaya kalacak dediler.

Genç Muharrem teklifi uygun buldu, kabul etti. Evine durumu bildirdi, çalışmaya başladı. Adamların eşyalarını taşıyor kamplarını bekliyordu.

Demiştik ya işlek bir zekası vardı; ekip kampın yakınında çalışıyorsa kendi işini bitirdikten sonra onlara yardım ediyor, yaptıklarını bir görüşte kavrıyor, işleri kolaylaştırıyordu. Bu işi sevmişti. Yalnız kaldığında da boş durmuyor kamp yerinden fazla uzaklaşmadan arazideki maden belirtilerinin yerlerini tespit ediyor numuneler alıyor yerlerini, numuneleri numaralıyor, bunları mühendislere gösteriyordu. Bunlardan bazıları da olumlu idi. Tabi bu çabaları da Fransızların gözünden kaçmıyordu. Muharremin kaderi yeni bir yön bulmaya başlamıştı. Bu iş tam onun yeteneklerine uygundu, çalışırken coşuyor zevk alıyordu.

Araştırmalar dört ay kadar sürdü. İş bitiminde ona şöyle yeni bir teklif daha yaptılar.

-Bak Muharrem görürüz ki aklı başında birisin. İşimizde senin gibi yerli kişilere ihtiyacımız var. Gerek maden ocaklarında çalıştırmak için işçi bulmada, onları çalıştırmada, onlarla anlaşmada aracılar gerek. Seni öyle bir eleman olarak yetiştirmek ve şirketimizde çalıştırmak istiyoruz. Kabul edersen şimdi memleketine git, hazırlığını yap, onbeş yirmi gün sonra gel burada bizi bul. Seni Rodos adasına götüreceğiz. Oradaki kurşun madeni ocaklarımız da altı ay kadar kalıp işi öğreneceksin. Dönüşte burada çavuş olacaksın. Aylığın altı altın lira olacak. İstersen evini buraya taşırsın. İstersen yazları sıcaklar basınca bir iki ay memleketine gidersin. Katırlarını da biz satın alalım; nasıl olsa bize de bundan sonra hayvan lazım olacak.

Muharremin teklif hoşuna gitmişti. Evi ile konuşmak şartı ile işi kabul etti. Pirlerkoduya geldi. Ailesini topladı durumu anlattı. En çok babasının muhalefet edeceğinden çekiniyordu; fakat babası da;

-Fena iş değil, burada bunun üçte birini anca kazanırsın. Senin için iyi bizim için kötü; neden mi? Birincisi hasretini çekeceğiz, İkincisi bu mallarla kim ilgilenecek. Benden söz bu kadar, kalırsan da gidersen de kabulüm. Ne yaparsan Allah muvaffak etsin.

Böylece ailesinin muvafakatini alan Muharrem mühendislerin dediği zamanda Anamur’a vardı. Yeteneğini kullandı işi üç ayda öğrendi, bir ayda tatbikat yaptırdılar kusursuz olduğunu gördüler. Dahası altı aylık öğrenimi dört ayda tamamladığı için şirketin hoşuna gitti; ücretini altı aylık ödediler. Böylece genç Muharremin on sekiz yıl sürecek madencilik hayatı başladı.

Zaman geçiyor, tecrübesi arttıkça işe, işçilere daha hakim oluyordu. Etrafında bir uzmanlaşmış ekip oluşturdu. Bazen bir kadro boşluğu olduğunda teşkilatı tek başına yürütüyordu. Rodos’ta da bir aksama olursa ekibi ile oraya gidiyor, işleri yoluna koyup Anamur’a dönüyordu.

Akdeniz kıyılarının sıcaktan kavrulmaya başladığı haziran ayı ortalarında dağlardan gelip çalışanların hemen hemen hepsi işi bırakır memleketlerine dönerler ağustos ortalarında tekrar çalışmaya gelirlerdi. Muharrem çavuş da öyle öğle yapardı.

Şirket ona beş yıl sonra mühendislere tanıdığı hakları da tanımış at ve seyis vermişti. Aylığını da on altın yapmışlardı. Kasabanın varlıklıları arasına girmişti. İyilik sever ve cömertti. İsteyene borç veriyor vaktinde ödeyemezse sıkmıyordu. Baba mallarını işletiyor onlardan da kazanıyordu. Bu arada babası vefat etmiş kardeşlerinden evini satın almış tamir ettirmişti.

Yalnız üzüntülü idi, evleneli on yıl geçmesine rağmen çocuğu olmamıştı. Hanımını Anamur’a götürmüş, şirketin doktoruna göstermişti. Verilen ilaçları kullandılar. Gitmedikleri tekke, hoca yapmadıkları halk ilacı kalmadı. Ama nafile.

1907 yazında birkaç hemşerisi ile alış veriş tapmak için Bozkır’a gitmişti. Malum o zamanlar orası bizim oraların çarşısı, pazarı idi. Dönüşlerinde Dedem köyünün dışında kucağında yedi sekiz aylık bir çocukla ağlayan bir kadın gördüler. Neden ağlıyorsun diye sorduklarında kadın.

-Bu çocuk altı ay evvel ölen kocamdan. Şimdi yeniden burada birisine vardım, fakat herif ben çocuklu kadın istemem diye beni kovdu, ne yapayım kendi köyüm Karabayır’a gidiyorum. Çaresizim ne edeceğim bilmem dedi.

Çocuk hasreti ile yanıp tutuşan Muharrem çavuş kadına sordu.

-Peki çocuk olmasa adam seni kabul edecek mi? Deyince, kadın

-Eder herhalde. Cevabını duyan, Muharrem.

-Bak bacım; benim çocuğum olmuyor, bu sabiyi bana ver. Onu evlat edeyim. Büyütüp yetiştireyim. Bana Pirlerkondu’da Altıparmağın Muharrem derler, halim vaktim iyi merak etme. Onu rezil etmem. İstediğinde de gelir, görür hasretini giderirsin ha… Ne dersin? Kadın hıçkıra hıçkıra ağlayarak…

-Ne diyeceğim. Başka çarem var mı ki? Alın… Götürün…

Kadına on mecitte para vererek çocuğu alan Muharrem çavuş, “Allah’ım, takdirin buymuş demek ki. Başkasının çocuğunu evlat edip, bağrıma basacakmışım” diye düşündü.

Yola düştüler. Annesinden aldıkları zaman çocuk uyuyordu, biraz sonra ağlayarak uyandı. Ateşi de vardı. Gezlevi’ye varmışlardı. Oradan süt aldılar, kaşıkla içirmeye çalıştılar, olmadı. Islak bezle vücudunu sildiler, biraz sakinleşir gibi oldu. Tekrar yola çıktılar, biraz sonra çocuk gene cayır cayır yanmaya başladı. Bir müddet hık hık dedikten sonra kasıldı kaldı. Ölmüştü zavallı. Muharrem çavuş perişan oldu.

-Yarabbim bana vermedin, başkasının çocuğunu evlat edinmek istedim, onu da çok gördün. Ne diyeyim? Gene de şükürler olsun, emrine. Deyip, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

-Mernek yaylasına vardılar. Orada çocuğu yıkadılar, namazını kıldılar ve yaylanın mezarlığına defnettiler. Yol boyunca sızlana sızlana evine gelen Muharrem çavuş beş gün sonra Bozkıra giden birileri ile kadına durumu bildirdi. Ama olay bitmedi. Bir ay sonra kadın çıkageldi. “Çocuğumu isterimde isterim” diyordu. Zavallı Muharrem müşkül durumda kalmıştı. Kurnaz bir hemşeri imdada yetişti.

-Bu adam senden çocuk mocuk almadı. Kocan istemedi diye belki onu kendin öldürüp kim bilir hangi çukura attın. Biri böyle bir ifade verirse evlat katili olarak senelerce mahpus damlarında yatarsın, belki de asarlar… Diyerek cahil kadını korkuttu.

Çocuğu para karşılığında çaresiz kaldığı için verdiğini, verirken zaten çocuğunun hasta olduğunu, ölümünden kimsenin sorumlu olmadığına dair şahitler huzurunda muhtarlıkta bir tutanak yaptılar. Kadına da parmak bastırdılar. Mesele de böylece kapandı.

Meğer kocası çocuksuz olduğu halde kadını gene istememiş, onbeş gün sonra boşayarak evden kovmuş. Muharrem kendisi ile evlensin diye bu oyuna kalkışmış.

Allah, Muharrem çavuşa bir yıl sonra bir kız evlat verdi. Adını Ayşe koydular. Benim annemdir. Sonra ardı ardına üç çocukları daha oldu. İkinci oğlan ve üçüncü kız bir iki yaş yaşayıp öldüler. Muharrem Çavuş yine evlat acısı, hem de öz evladının acısını iki kez yaşadı. Dördüncü Hacer de yaşadı. Şeref, Veli ve Muharrem Doğan’ın anneleridir.

Yıllar geçti. 1913 yılında iki Fransız mühendisi ile geldi memlekete. Adamlar yöreyi çok beğendiler. İçlerinden birisi ellerini çırparak “İsviçre gibi aman Allah’ım… İsviçre gibi” diyordu. Ama Muharrem Çavuş’ un evini yetersiz buldular. “Sana Fındıkta veya Mihraptaki bahçenin üstündeki yamaca hizmetlerine karşılık şirketin hediyesi olarak bir ev yapalım” dediler. (Şimdi yol olan yer o zaman Muharrem çavuşun bahçesi idi. Yakın zamana kadar herkesin dikkatini çeken yamaçtaki taşa yaslanmış kiraz da bu bahçenin sınırındaydı). Ama eskiler kök saldıkları yerden fazla uzaklaşmayı istemediklerinden mahallesinden ayrılmaya razı olmadı. Onlar da (şimdiki okulların olduğu) “tarlanın yakınından bir kısmını satın alır oraya zemin ve üstü bir katlı, çatılı bir ev kurarız” dediler. Sevinerek kabul etti. Sözleri o kış planı çizecekler, ertesi yazda da gelip binayı yapıp bitireceklerdi.

Ama olmadı… 1914 lanetli yıldı gelen. Devletler arası uzun zamanlardır gerginleşen menfaat çatışması, ağustos ayında dünya harbi gibi bir felaketi başlattı. Eylül başlarında işine dönen Muharrem’in aylığı da onaltı altın olmuştu. Çalışıyordu ama Osmanlının ne tarafı tutacağı hakkında niyeti belli olmadığı için şirket çalışanlara para ödeyemiyordu. Çünkü Fransa hükümeti dış ödemeleri durdurmuştu. Durum düzelecek diye beklerken İmparatorluk Almanya yanında savaşa girince aralık ayı sonunda işletme kapandı. Çalışanlar da dört aylık ücretlerini alamadılar. Çaresiz herkes evine döndü. Bundan sonra zavallı Muharrem’in şansı da döndü.

Bağ bahçe işini pek sevmiyor demiştik, üstelik çalıştıracak adam da bulunmuyordu.

Dolayısıyla mallarından yeteri kadar verim alamıyordu. Bir iki ticaret işine teşebbüs etti, başaramadı. Hemşerilerde 100 altın kadar alacağı vardı, bir darbe de oradan yedi. Devlet bir yıl önceleri banknot lira bastırmıştı. “Altın liranın yerine kullanılacak, aynı değerdedir” diye ferman yapmıştı. Ama hiçte öyle olmadı, geçen zaman içinde değeri halk arasında beşte bire düştü. Borçlular borçlarını banknotla ödemek isteyince kabul etmedi. “Vay devletin fermanına karşı geliyor” diye tutuklandı. Hadim kadılığında mahkeme olurken yakınları “Bu adam delidir, ne dediği, ne yaptığı belli olmaz” diye şahitlik ettiler. Kadı da anlayışlı davrandı, mahkum olmaktan kurtuldu ama son varlığı da eline beşte bir olarak geçti.

Yıllar sıkıntı içinde geçerken 1920 baharında karısı vefat etti, birisi on iki diğeri yedi yaşında iki çocukla kala kaldı.

O günlerde Anamur’a maden şirketinin bir yetkilisinin geldiğini duydu. Belki paramı alabilirim diye hemen oraya vardı. Adam tanıdığı denetleyicilerden birisi idi. Durumla ilgilendi.

-Bak Muharrem… Benim burada bir ödeme yapmam mümkün değil. Buraya durumu görmek, neler yapmak gerektiğini tespit etmek için geldim. Ama sizin geçmiş paralarınız ödenecek. Çünkü bordrolarınız yapılmış, emanete alınmıştı. Fakat bu ancak üç dört ay sonra, buraya biz gelince mümkün olur. Ama sen has elemanımızsın, dört gün sonra benimle Rodos’a gelirsen hemen öderiz oradan. Sonra İzmir’e geçer, trenle Konya’ya gidersin dedi. Çaresiz kabul etti.

Rodosta parasını ödediler. Altı atın da yolluk verdiler. Sonra ayrı bir teklif yaptılar.

-Bak Muharrem… Senelerdir işletilmeyen bu ocakların bir iyi bakım görmesi lazım. Bu işi de en iyi yapacak kişi sensin. İstersen burada işe başla, sonra Anamur’a geçersin dediler. Ama o

-Karım yeni öldü, iki küçük kızım var memlekete dönmem lazım. Orasını düzene koyduktan sonra İnşaallah Anamur’da işe başlarım, dedi.

İşletmedekiler kendisine bir vize yapıp, Yunan konsolosuna onaylattılar. Bir gemiyle işgal altında kan ağlayan İzmir’e geldi. Kendisi de kan ağlaya ağlaya trene bindi. Elindeki evrak yolunu açıyordu, Konya’ya ulaştı.

Bozkır’da Kocabaş namında bir tüccara biraz borcu vardı onu gönderdi. Bir beygir satın aldı, Pirlerkondu yoluna düştü.

O zamanlar dağlardan kolay geçmek mümkün mü? Nitekim, Dinek köyünü geçeli yarım saat olmuştu ki dört silahlı kişi yolunu kesti. Parasını aldılar kendisini de öldüreceklerdi.

-Yapmayın, iki küçük kızım var, anneleri yeni öldü, paramı aldınız, daha ne istiyorsunuz? Bana kıymayın diye yalvarırken eşkıyanın biri dipçikle göğsüne vurdu yere yıktı. Ve…

-Seni kesmeden bırakır mıyız? diye bağırdı.

Fakat adamlardan biri insafa gelmişti nasılsa!.. Muharrem’in öldürülmesini kabul etmedi. Ama diğerleri “ Öldüreceğiz” deyince, mavzerini onlara doğrulttu.

-Bakın anam avradım olsun siz bu adamı öldürseniz ben de sizi vuracağım. Demesi üzerine bırakıp gittiler.

Zavallı Muharrem çavuş kurtulmuştu ya, bu kadar yakınına gelen ölüm korkusundan bir tuhaf olmuştu. Hayvanı ile kasabaya geldi, ama şaşkın bir halde idi. Halk arasında (ödü patladı) denen şey olmuştu sanki. Yakınlarına. “Korktum dostlarım çok korktum. Kesmeye yatırdıklarında göğsüm bir küpürdedi, o küpürtü bir türlü geçmiyor. Bazan bedenimin bir kısmı, sonra başka bir kısmı seyriyerek dayanılmaz şekilde ağrıyor. Kırk gün sonra ölürmüyüm bilmem” diye dert yanıyordu. Bir gün büyük kızına

-Kızım ağrımadık bir kulaklarım kaldı, demişti.

Sanki dert kulaklarını unutmuşta söylenince hatırlamış gibi, kıvrana kıvrana üç gün de kulakları ağrımasın mı? Üç günün sonunda kızına

-Artık ağrımadık yerim kalmadığına göre inşallah bundan sonra iyileşeceğim, kendimi de iyi hissediyorum. Şöyle yüzükoyun yatıp bir uyuyayım sen üstümü iyice bir ört, odaya da kimse girmesin. Dedi. Kızı dediklerini yaptı ve evin işlerine koyuldu.

Babasının odasından hiçbir sızlanma inleme gelmediği için sevinçli idi. İki aya yakındır ilk defa bu oluyordu. İkindi akşam arası amcasının kızı Hasibe geldi.

-Emmim nasıl? Dedi. Kızı

-Öğleden beri sessiz uyuyor, gir bir bak istersen.

Kadının odaya girmesi ile çıkması bir oldu ve.

-Kız Ayşe gel hele ben babanın halinden korktum. Dedi

Kız odaya koştu, babasını sarstı, haykırdı.

-Baba baba babaaaaa…

Feryatları odayı doldurdu. Nafile baba ölmüştü. Demek ki adamcağızın kendisini iyi hissetmesi son iyiliği imiş.

Sonradan bu hikayeyi doktor olan damadıma aktardığımda, kendisi rahmetli dedemin korkudan kalp ritminin bozulabileceğini ve bu nedenle ölmüş olabileceğini söyledi.

İşte benim annemin babası dedem böyle bir yaşam sürmüş. Bahtı açılmış, varlık görmüş, evlat acısı çekmiş, sonra yokluğa düşmüş, sonra da bir korku eceli olmuş.

Allah rahmetini bol etsin… Amin.



Yazılarınızı kolay okunması için elinizden geldiğince kısa tutun

Bu bölüme ürünleriniz ya da hizmetlerinizle ilgili vermek istediğiniz bilgileri girin. Bilgilerin kısa ve net olmasına özen gösterin. Buradaki bilgiler ziyaretçilerinizi müşteriye çevirebileceğiniz yerdir.



Kevkür Gülüş

Kevkürse dişlerin gülemezsin
İçinde baharlar coşarken

Gülersin dizildiyse incilerin
Anandan doğarken

Çukursa yanaklarda gamzelerin
Birine işmar ederken

Nedir acaba marifetin
Aşıkların artarken

Sen bir şey yapmadın ki
Sahip oldukların kaderken

Hele o afraların tafraların
Ben kraliçeyim derken

Bil ki senden farkı yok kimsenin
Uzun yola giderken

Kevkür: Dişlerin dışa içe,öne arkaya çıkkınlık yaparak diziliş bozukluğu göstermeleri. Bu kelime Türkçede kullanılsın diye....

Mevlüt Yanar

Bu bölüme kendinizle ya da firmanızla ilgili vermek istediğiniz bilgileri girin.

Unutmayın sayfanızda devamlı yeni bilgiler vermelisiniz ki ziyaretçileriniz her geldiklerinde yeni birşeyler bulabilsin, sitenizin ziyaretçi sayısı artsın.

Başlık Buraya Gelecek

Yazılarınızı kolay okunması için elinizden geldiğince kısa tutun. Bu bölüme kendinizle ya da firmanızla ilgili vermek istediğiniz bilgileri girin.

ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın