|
Aşık Ömer
Aşıkların pirisin sen
Saz omzunda diyar diyar
Anadolu,Bulgar,Tatar
Gezenlerden birisin sen
Gönlümüzde dirisin sen
Aşiretin Aydın ili
Doğum yerindir Gezlevi
Övmek için ne demeli
Aşıkların pirisin sen
Gönlümüzde dirisin sen
Aşık Ömer Konya-Hadim-Gezlevi (Korualan) kasbasından olup,17.YY saz sairlerimizdendir.13.Eylül.2006
Mevlüt Yanar
Gezlevi Hikayeleri
Gezlevi Hikayeleri-Mevlüt Yanar
Gezlevi Hikayeleri
Gezlevi Hikayeleri
Gezlevi Konya ili Hadim ilçesine bağlı Korualan Kasabasının eski,orijinal adıdır.Bu anlatılan hikayeler uydurma değil gerçek hikayelerdir.Halk tahayyülünde gerçeküstü nitelikler kazanmış olmasına rağmen yer gösterilerek anlatılması da gerçekliğinin delilidir.
Mevlüt Yanar
I.Gıllıbicik (Dağ adamı)
Zamanını tam tespit edemediğimiz yıllarda Gezlevi az nüfuslu küçücük bir köydür.Halk ilkbaharda yaylaya çıkmakta ve Ağustos ayında köye dönmektedir.Çevre ormanlıktır.İnsanlar birbirlerine çok muhtaç olup hep beraber hareket etmektedirler.
Bir ilkbahar günü tellal çağrılıp ertesi günü yayla göçünün olacağı duyurulmasın mı? …
Herkeste bir telaş bir telaş.Pılıpırtı toplanır denkler hazırlanır evdeki her şey yaylaya götürülecektir.Zaten evlerde çul döşek yorgan kap kacak mevcuttur.
. Sabahleyin göçünü saran düşer yollara…
Ama Belen Pınarının üst tarafında oturan bir aile köyde kalakalır. Çünkü un çuvalları bomboştur.Zamanında değirmene gidilememiştir. Köyde değirmen de yoktur.Artık Dedemköy’üne mi gidilecektir Soğlaya mı bilemem.
-Ne yapsak bilmem ki der evin herifi.Sesi ikircikli ve korkuludur.
Değirmene gitmem şart,amma velakin sizi köyde yapayalnız bırakmak doğru olur mu?
Ellerini böğrüne dayamış alnını kırıştırmış tasalı tasalı bakınmaktadır.
-Ne yapalım herif der karısı; bir gece değil mi ben guzuma sarılır yatarım.Çırayı bile yakmam,kimseye açmam kapıyı.
Karısının cesareti adamı da cesaretlendirir. Eşeğine zahireyi yükler düşer yola. Karısı kucağında bebeği, kocasının arkasından bakar,içinde bir sıkıntı vardır Hüzünlüdür olacaklar içine mi doğmuştur ne?
Evinin çevresinde güneş uçuncaya kadar dürtünür,
Sonra girer evine kapıları kapatır.Pencere yerine küçük yuvarlak bir delikten içeriye giren ışık yavaş yavaş solmaktadır.Kararır bir müddet sonra.Kadın ekmek kurularını ağzında çiğneyip gevüş yapmakta ve çocuğunu doyurarak yatmaya hazırlanmaktadır.Çocuk arasıra huysuzlanmakta ağlamaktadır.Kadın korkuyla;
-Sus yavrum sus guzum goca köyde yalnız galdık.Sesini çıkarma guzum diye korkulu endişeli bir sesle onu susturmaya uyutmaya çalışmaktadır.
-Guzum ay guzum sussana.Anacığını üzmesene korkutmasana. Bak buban değirmene gitti.Zabaha ancak gelir.Nen nen nen.Goca köyde yapyalnızız nen nen nen…
-; İşte ben de varına….Sessizlik.Ana kulak kesilir.Az sonra tekrar;
-İşte bende varına…Ses dışardan gelmekte..Kaba korkunç ve vahşi… Ana çocuğunu bağrına basar.Tiril tiril titremekredir.
Daha önceden Gıllıbicik hikayeleri dinlemiş onların ne vahşi olduklarını öğrenmiştir.
Gıllıbicikler dağlarda yaşamakta, iri yarı vücutları bir ayı gibi kıllı,bicikleri yani memeleri aşağıya doğru sarkan garip korkunç yaratıklardır.Hatta yürümelerini kolaylaştırmak için biciklerini omuzlarından arkaya atıatıvermektedirler.
-Gadın aç gapıyı.Yalınız olduğunu biliyoruyun.Açmazsan gırarım ha…Ses yok.Ananın gözyaşları korkulu gözlerinden bir sicim gibi siyim siyim akmakta.Cevap vermeye takati yok korkudan sesi de çıkmıyor.
Kendi kendine; açmak zorundayım, iyice kızdırmayayım,belki bir çare bulur kaçarım diye düşünür.Kalkar kapı arkasında küsük görevi yapan ağaç dorusunu çeker,kapı ardına kadar hızla açılır.
Gıllıbicik
-İyiki açtın.Ben açlıktan ölüyoruyun.Şapık yiyecek bir şeyler getir diye homurdanır.Gadın - -
-Evde birşiycik yok diyerek ellerini avuçlarını ovalar Gider çocuğunu köşeye beşiğine yatırır.Bu sırada Gıllıbicik ekmek kırıntılarını görür.
-Şunnarı getir bana.Bana onnarda yiter diyerek kuru ekmek ufaklarını yemeye başlar.
Kadın bu arada
-Bana müsaade et.Dışarı çıkmam ilazım diyerek ocaktaki ıbrığı alarak kapıya yönelir.
Gıllıbicik
-Gaçarsın amma der
-Yok gaçmam istersen bağla.
Gıllıbicik kadını belinden sımsıkı bağlar ipin ucundan tutarak haydı git bakıyın der
Kadın helaya gider ipi çözer ıbrığa veya bir direğe bağlar.Hela dışarıda ağaç dallarıyla yapılmış, giriş kapısı önündeki balkonumsu çıkıntıdadır.Hemen altta ekinler adam boyunu geçmiş durumdadır.Kadın kendini attırıverir ekinlerin içine sessizce beklemeye başlar Zifiri karanlıktır.Biraz sonra dağadamı çıkar dışarıya bağırır
-Gelin gel, gelmezsen bak neler yaparım.
Çıt yok.Tekrar ünü yettiğince öfkeyle bağırır dağ adamı
-Gelin gel dedim sana. Bak evini ocağını yakarım ha…
Çıt yok yine.Dağadamı evin çevresini el yordamıyla aramaya başlar.Saatlerce aranır taranır.Bulamaz Şafak sökmektedir.Birkaç saate kadının kocası dönecektir.Bu sırada içerden çocuk ağlamaya başlar.Gıllıbicik gözleri çakmak çakmak aklına yeni gelen şeytani fikirle eve dalar.Beşiği evin önündeki toprak alçak dama getirir.Öfkeli iğrenç bir sesle tekrar tekrar
Bağırmaya başlar.
-Gelin,gelin gel.Gelmezsen bak çocuğunu yakacağım.
Kadının ciğerleri sızım sızım sızlar.Bu sızı tüm vücuduna yayılır.Gözleri burnu yaşarır.Ne yapacağını şaşırır.Çıksa mı acaba meydana.Yoksa…yoksa… Çıksamda çıkmasamda bu bize hayretmez der.Çıkarsam hem beni hem çocuğumu mahvedecek.Güvenilmez buna güvenilmez diyerek için için kendini yer ama ne çare..
Hava aydınlanmaya.Gıllıbicik korkmaya başlamıştır.
-Gelin geeel Son kere söylüyoruyun.Çocuğunu yakacağım bak.
Birkaç saniye sessizlik.Artık karşıda çandır ormanı fark edilmekte.Çevredeki evlerde sanki insan varmış gibi, korkusu gıllıbiciğin içine dolmaktadır. Beşiğin altına kuru meşe ve köknar yapraklarını doldurur,kavını ve çakmak taşını çıkararır.Çat…çat…Kadının yüreği çakmak taşından beter yanmakta…Çat çat.Hafif bir kav kokusu…Hafif bir duman..Sonra alevlerin çevreyi dalgalı ve sallantılı aydınlatması.Sessizlik.Aman Allah’ım bu da ne.Bu çığlık bu haykırış…Küçücük bebe nasıl bu kadar bağırabilir.Ana soluksuz ekinlerin içinde.Sanki baygın.Nefes alamıyor.Kıpırdayamıyor. Çevreye bir yanık et kokusu yayılıyor.
Sonra…
Gıllıbicik öfkeli bir şekilde gümürdene gümürdene ormana dalar gider.Kadın onun gittiğinden emin oluncaya kadar bekler.Güneş doğmuştur. Sıçrayarak yavrusuna koşar Beşiğin iki başı sağlam orta kısmı kül olmuş.Kadın yavrusunun küllerini yüzüne gözüne sürer,çığlıklar atar hıçkırır.Yavrusunun bir elini bulur sadece bu eli yanmamıştır. Taktığı mavi boncuklar ateşin etkisiyle bozulmuşlarsa da hala bileğindedir.Öper koklar Bağrına basar…
-Gara yillere gireydim de bu günneri görmüyüdüm yavrum diye inler..Bayılır…
Biraz sonra değirmenden kocası gelir.Önce bir şeyler anlayamaz.Yanmış beşiğe,baygın karısına bakar. Karısının göğsünde yavrusunun yanık elini görür.
-Vay anam der vay anam.Neler gelmiş başımıza vay anam.Karısını ve çocuğunun bir elini kucaklar ve onları yanına uzanır.
Olayın Belen Mahallesinde bugünkü mescidin hemen üest yanında hofluların evini yerinde buluna eski evde meydana geldiği anlatılır. Olayın değişik anlatımları varsa onları da kayda geçirmeliyiz.Çünkü bu hikayelerin televizyon karşısında direnme güçleri yoktur. Hikayenin filme alınması ve filmin Gezlevi’de çekilmesi fikri gerçekleşir mi acaba?
Mevlüt Yanar
Araştırmacı yazar.
14. 10.2006
KÜKÜRT EKMEĞİ
KÜKÜRT EKMEĞİ
KÜKÜRT EKMEĞİ
Eylül ayının sonlarında bozarmutların altları şenlenirdi.Çocuklar ana babalarıyla hatta eşek ve sığırlarıyla evdeki bütün canlılar tarlalara akın ederlerdi.
Bozarmutlar silkelenir,sepetlere çuvallara doldurulur,irice ve çakılsız boğucu olmayanlardan doyuncaya kadar yenilir, evin yolu tutulurdu.
Ama bozarmutlar evin içine değil damına çıkarılırdı.Dama çullar serilir,çulun bir köşesine bir tekne,teknenin içine büyükçe ve kalınca bir duvak yerleştirilirdi.Çuvallardaki bozarmutlar bir kenara dökülür ve ütlenirdi.Ütleme ne diye sorarsınız şimdi siz.Tabii siz yeniyetmeler nereden bileceksiniz.Söyleyim bari; armudun sapı ve burnundaki fazla yaprakçıklar ayıklanırdı.
Sonra bozarmutlar teknedeki taşın üstüne seri bir şekilde konulur ve öteki eldeki tahta tokmak kafasına kafasına indirilirdi.Tekne dövülmüş ezilmiş armutlarla dolunca götürülür çulun bir ucundan itibaren özenle,seyrekçe, incecikçe serilirdi.İnce serilirdi ki çabuk kurusun.Çünkü güz güneşinin hem feri az olur hem de her an yağmur gelmesi ihtimali vardır.
Kuruyan ezilmiş armudun adı kükürttür artık.Buğdayla çavdarla veya arpayla karıştırılarak çuvallara doldurulur,eşeklere yükletilir,ver elini değirmene..
Değirmenci dayı artık Bülbül emmim midir,Martı Mümün mü,Sert Hasan mı hangisidir bilemem.Değirmen teknesine boşaltılan kükürtlü zahire, şakıldağın verdiği sarsıntıyla yavaş yavaş değirmen taşının boğazına akar,taş uğrun uğrun dönerken alttaki un oluğundan kırmızı kırmızı kükürt unu akar ve çuvallara doldurulur.
Evde ağaçtan oyma teknede yoğrulan hamurdan açılan yufkalar sacın üzerinde pişirilip sıcak sıcak katıksız olarak yenilince ne hoş bir tad bırakırdı damaklarımızda.İşte şimdi bile o tadı hatırlayarak yutkunmaya başladım.Kekmiş,pastaymış,baklavaymış bunların tadı kükürt ekmeğinin tadının yanında yapmacık kalır.
İddiama inanmadınız mı? O zaman şu olayı hatırlatayım. Yıl kırklı yıllardır.Hadim kaymakamı eğitmen olan dedem rahmetli Ramazan Sakarya’ya misafir gelir.Dedemin önceden haberi yoktur.Evde diri ekmek yani beyaz ekmek olmadığı için sofraya Kaymakam Beyin önüne koyarlar kükürt ekmeğini.Yenilir içilir kalkılır göçülür,her neyse.Birkaç yıl geçer Kaymakam Bey yine gelir Gezlevi’ye.Dedemin bu defa önceden haberi olmuştur ve Yaycılardan mı Eyiplerden mi diri ekmek istemiştir kaymakam için.Kaymakam Bey sofraya oturunca kırmızı kükürt ekmeğini göremeyince; “Ben kükürt ekmeği istiyorum, geçen geldiğim de yediğim ekmeğin tadı hala damaklarımda…Kükürt ekmeğiniz yok mu yoksa? ”der.Dedem ve ebem gülümserler rahatlarlar.Kükürt ekmeklerinin beğenilmesi onlar için önemli bir hatıra olur.
Bozarmut ağaçlarını kesip odun fiyatına sattık.Onlar bizim kıtlık yıllarında ki dostlarımızdı.Kepeksiz buğday ekmeği bizi fena kandırdı.Şimdi doktorlar kepekli ekmek yemememizi öneriyorlar.Kükürt ekmeğini tadsalardı mutlaka onu da tavsiye ederlerdi.Kıraç tarlalarımızın boz armut ağaçlarıyla bozumsu yeşile boyandığını görmek doğayı ve bizleri nasıl da mutlu edecek,nasıl kurtlara kuşlara,insanlara meyvelerini sunmalarından etkilenmeyeceğiz.
Sofu Ekinliğinde gür boz armutlar varmış.Kükürt çok kıymetli o yıllarda…Bir ayı dadanmış armutları yiyip bitiriyor. “- Bekleyelim, ayıya yedirmeyelim armudumuzu” kararı alınır ve ilgililerin en cesuru ilk gün bekçiliği için en büyük armut ağacının başına çıkarak göreve başlar.Yatsı sonlarında ayı gümürdene gümürdene gelir. Bekçimiz titremekte.İçinden “-Ah bu ağaca gelmese, ah beni görmese.” diye dualar etmekte.Ama ayı bu “Armudun iyisini “ bilmez mi? Dosdoğru o ağaca yönelir ve bir hamlede ağaca çıkar,çatına oturur ve armutları koparıp kurtlu mu kurtsuz mu diye muayene ederek yemeye başlar.Bizim cesur bekçinin nerdeyse kalbi duracak,nefes bile almıyor ayı duymasın diye. Ayı biraz daha yükseğe çıkar,bir armut koparır ve yukarıya doğru ay ışığına tutar.Bekçimiz kendine ikram edildiğini sanır ve korkuyla “-Ben yemem “ diye bağırır.Ayı boştadır,bu sesten ödü sıdar ve paldır küldür aşağıya düşer,ölür.Sabahleyin diğer armut sahipleri gelince adamı tebrik ederler kucaklarlar.”Vay benim gara yiğenim “ der büyük amcaları…Ama adam olanı biteni anlatmazsa çatlayacak.Birkaç ay sonra anlatıverir her şeyi….
Sizi bilmem ama ben küçücük tarlamın birinde iyi cins bir bozarmut yetiştireceğim ve Allah ömür verirse kükürt ekmeği de yapacağım..
Mevlüt Yanar
3.Kasım 2006
Keklik Yumurtası Gezleviden yaşanmış bir olay
KEKLİK YUMURTASI
Her yıl mayıs ayının sonlarında yaylaya göçerdik.Yayla evimiz tek gözdü.Penceresi yoktu.Sıcak günlerde yaylaya çıkıldığından gündüzleri kapı açık tutulur,kapıdan,bacadan ve taş duvarların deliklerinden giren ışık yeterli olurdu.
Sığırlarımız vardı.Onları gütmek için biz çocuklar hergün yaylada kalırdık. Çeşmeden su getirmek,hatta ocakta yemek pişirmek için çilpi toplamak da bizim görevimizdi.Anamız babamız daha ağır işlerle uğraşır,köydeki ve diğer mahallerdeki işleri görmek için her sabah yayladan ayrılırlar,ikindi vaktinde yani yaylacı vaktinde yaylaya dönmek için işlerini bırakırlardı.
Çocuklar ve ebeveynler arasında sohbet etme imkanı çok azdı.Ancak akşamları yemek pişerken veya yemekten sonra kapının önünde oturulur,dinlenilir,yaptıklarımızdan yapacaklarımızdan konuşulurdu.Babamız anamız bizim için hangi önemli havadisi getirdiler diye ağızlarının içine bakardık.
Evimizin karşısında yayla komşularımızın bri arı kürnesi vardı. Onun alt tarafında ki duvar mülk ile meranın sınırını çiziyordu.Duvar çevresi karamuk çalıları otlar ve kayalarla dolu olup,yılan korkusuyla içine girilemeyecek durumdaydı.
Babam;
-Bakın dedi.Kediye bakın.Arının aşağısında.
Dikkat kesildik.Sarı kedimiz kış günlerinde çok teyin yakalar ve eve kadar getirirdi. derisini yüzer,etini pişirir yerdik.Etinin yenmezdiğini ya bilmezdik,ya da çocuklar et yüzü görmüyor,hiç olmazsa sincap eti yesinler diye görmezden gelinirdi. Derisini bakkala götürür yetmiş beş kuruşa satardık.Defter kalem alırdık parasıyla.
-Gördüm dedi abim.Sanki bir şey gözetliyor gibi.Ne yapıyor baba!
-Herhalde keklik önüyor oğlum.Şimdi anlarız.
Kedi aniden sıçradı.Pırradak bir keklik uçtu.Tüyleri sağa sola saçılmıştı.
-Cırnağını geçiremedi.Kaçırdı kekliği...Haydi gidin bakın.Orada keklik yumurtaları vardır. Cılk değilse getirin.
Cılkın ne olduğunu bile sormadan hepimiz aşağıya doğru koşmaya başladık.Düzlüğü geçip,otlu çalılı yere yani kekliğin yuvasına yaklaştık.En önde abim vardı.Yuvaya vardı eğildi.Parmağıyla göstere göstere saydı.
-Tam skiz tane dedi sevinçle...İki avcuna doldurdu yumurtaları. daha önce hiç görmediğimizden dikkatle bakıyorduk.tavuk yumurtasının yarısından bile küçüktü. Üzerlerinde çil çil lekeler noktacıklar vardı. Tavuk beslemediğimizden doya doya bir yumurta yememiştik.Köyde evimizin önünde başkalarının tarlaları vardı.Onların ekinlerine zarar vermesinler diye hiç tavuk tutmamıştık.Yoksa yumurtaları haram olurdu.
Abim yumurtalar kırılmasın diye yavaş yavaş taşları seçe seçe yürüyordu.Biz ondan daha dikkatliydik.Sanki dolaşıp düşsek,abimin elindeki yumurtalar kırılacaktı.
Eve gelince,babam yumurtanın birisini alıp salladı.
-İyi,cılk değilmiş dedi. Haydi hanım pişiriver de yesinler.
Anam içeriye girdi.Ocaklığa bir kaç çilpi attı.Alevler dışarıyı bile dalga dalga aydınlattı. Babam,keklik çok korktu.Bir daha bu yuvaya dönmez.Siz yumurtaları almasaydınız da bir şey değişmezdi.Yumurtaları ya hayvanlar bulur yer,ya da kuruyup giderlerdi dedi. Yüzümüzde ki buruk sevinci görünce bu açıklamayı yapma gereği duymuştu.Çünkü hem yumurta yiyeceğimizden dolayı seviniyorduk, hem de kekliğe zarar mı verdik diye içimizde bir eziklik hissediyorduk.
-Ama dağlarda gezerken keklik yumurtası görürseniz,onlara dokunmayın.Keklik onların üzerine gurk basar ve bu yumurtalardan palazlar çıkar.Bir kekliğin 0n onbeş tane palazı olabilir,onları gezdirir,korur,büyütür.Uçmaya alıştıklarında artık mesele yoktur.Hepsi başının çaresine bakr.
Devam etti babam;
-Bir keresinde şu karşıki koyağın üst başında odun eylemeye giderken,önümden pırradak uçuvermesin mi keklik.Baktım bir sürü palaz var.Yakalamak istedim.Bir anda hepsi kayboldu.taşların çalıların arasına saklandılar.Aradım bazıları sırt üstü yatmış ayaklarını toparlamış taş numarası yapıyorlardı.Görmezden geldim.Uzaklaşınca keklik yanlarına döndü. Seslenince bir anda analarının yanında bitiverdiler.
-Gelin çocuklar,soğutmayın yumurtanızı.İdarenin ışığında yufka ekmeklerimizle hemen bitivermesin diye küçük lakmalar yaparak yedik. Öyle lezzetilydi ki...
Çocuklar,gençler,çobanlar yıllarca dağlarda kırlarda keklik yumurtası topladılar.Avcılar otomatik silahlarla avladılar zavallıları. Öyle insafsızdılar ki bir vadini karşılıklı yamaçlarını tutarak,bir yamaçtan diğerine kaçanları soluklanmalarına fırsat vermeden öldürdüler.
-Ben bu gün altı tane vurdum dedi birisi...Diğeri;
-O da laf mı ben geçen yıl bir günde on sekiz tane vurmıuştum cevabını verdi...
Bu insanlar çevrenin zenginleriydi.Et ihtiyaçlarını kasaptan rahatlıkla giderirebilirlerdi.
Sonra sun i gübreler saçıldı toprağa.Kuşlar onu yiyecek sandılar,yiyince çok acılı bir ölümü yaşadılar...Arkasından ekin ve meyve ilaçları saçıldı tarlalara...Kalan kuşlar da bu şekilde öldürdük..
Geçen gün Konya sokaklarında dolaşırken bir evden duydum keklik sesini.Öyle güzel gakguburak çekiyordu ki durdum dinledim.Eve dönünce bu satırları yazdım.
Mevlüt Yanar 5.Ocak 2008
Atmışaltı Bunarlı Çal Dağları (Yalnızkayanın Fethi)
Altmış Altı Pınarlı Çal Dağlarımız
Sultan Alaaddin Keykubad Konya-Sarıoğlan -Hadim yoluyla Silifkeye kadar bütün yöreyi fethettiğinde vali olarak Kamerüddin Hadim Lala'yı görevlendirir. Hadim Bey öyle güzel bir yönetim sergiler,yöreye Türkleri yerleştirir ki bu yöreye Hadimeli denilmeye başlanır.(Osman Turan -Selçuklular Zamanında Türkiye) .
O dönemde Gezlevi'de Yalnızkaya'da bir Rum köyü mevcuttur.Türkler Ağıpınarında oturmaktadırlar.Zaman zaman Rumlar ve Türkler arsında çatışmalar çıkmakta.Ama Yalnızkaya müstahkem mevki Yaklaşmak bile çok zor.Türk nüfus çok az.
Ebelerim şöyle anlatmışlardı.
'Bizimkinner dimişlerki bu gevurları buradan söküp atmak zor.En iyisi bir hile yapalım.Bir ağşam ne gadar davarları varısa hepisinin buynuzlarına çıra bağlamışlar.Çıraları yakıp sürmüşler Yalınızkgayaya doğru...Gevurlar gelen bunca çıralı esgeri görünce; tezelden yükte hafif bahada ağır mallarını alıp; -Çıralısı bu gadar,çırasızı ne gadar? Atmışaltı bunarlı çal dağlarımız...'deyi ağlaşarak gaçıp gitmişler.
Çocukken çok hoşlanırdım bu hikayeden.Neden şimdiki çocuklar da öğrenmesin...
Kürküm Olsaydı
Tıfli Ahmet Çelebi
Elinde avucunda
Nesi varsa savurmuş
Kışın şiddetli soğuk
Baştan aşağı onu
Ciğer gibi kavurmuş
Yine soğuk bir günde
Üsküdar meydanında
Rastlar bir tanıdığa
Kalın kürkler içinde
Havalı bir biçimde
Sokulur dostu ona
Alay ederek sorar
-Nasıl der
Hava epeyce soğuk değil mi
Tıfli cevabı verir
-Ne demezsin ya
Keşke hayvan olsaydım da
Benim de kürküm olsaydı
Mevlüt Yanar
.
Aspirin gibi meyve: Kiraz
Araştırmacılara göre günde 20 kiraz yemek bir aspirin almakla eşdeğer. Kiraz kanı sulandırıp vücudu temizliyor.
|